13 Aralık 2006 Çarşamba

Uyuyamamak

Sizde’de olur mu bilmem. Yatağa yatarsınız fakat uyuyamazsınız. Uyumak istersiniz zorlarsınız fakat uyku denen meymenet hiç bi şekilde ufukta belirmez, beliremez!

Sınav dönemleri, huzursuzluk, sıkıntı, ders takıntıları, iş ile ilgili sorunlar; saymakla bitmeyen nedenlerdir uykusuzluk dediğimiz şeyin ortaya çıkması için.
Fazla yorulmamaktan kaynaklandığıni’da soyleyebiliriz aslında. Düşünsenize; patlamaya hazır bir enerji ile yatağınızdasınız, ne uyku var ne birşey. Sürekli yatağınızda dönüp duruyorsunuz. Oraya dön yok buraya dön çık ı-ıh olmuyor. Ya da midenizin çok dolu olmasından’da kaynaklanabilir mesela. Akşam yemeğini fazla kaçırıp midenizi bi güzel doldurdunuz mu tabi hazmedemez o mide. Ama ben çaresini bul-dum!

Evet a dostlar buldum çaresini! : ) Tabi boş boş oturmuyoruz burda. Sürekli araştırmadayız customer relations, marketing research, statistics, bussiness econ..uuhmm şey konudan saptık durun.. Ne diyorduk? Evet ben uykusuzluk problemi çeken herkezin derdine deva olabilecek bir modül bileşim iksirini buldum!
çaresi: uçsuz bucaksız bir denizde yüzdüğünü hayal etmek. en fazla 5 dakika yüzülüyor. sonrası mışıl mışıl... ;)

29 Kasım 2006 Çarşamba

Bu da oldu!

Evet. Tüm Televizyon programı yapımcılarına hayırlı uğurlu olsun! Sonunda istedikleri gerceklesti! Ve sinirden delirmek üzereyim ve hala etkisinden kurtulamadım.

Dün gece Meriç Erkan rüyama girdi sayın okurlar… Evet hani şu hayvanat bahçesinden kaçmış kuduz goril gibi dans eden adam.

Nasıl oldu bilmiyorum. Sanırım evvelki gün zap yaparken annemin görüp ‘amaaan yine çıktı bu’ demesiyle ilgili. Kimden bahsettiğini anlamak için kitap’dan başımı kaldırıp TV’ye baktım. O anlık görüntüyle birlikte artık bende nasıl bir sinir harbi, nasıl bir şarter atma olayı yaşandıysa, bilinç altıma yerleşti sanırım.

Allahtan annem akıllı, aklı çalışan, neyin iyi neyin yanlış olduğunu bilen bir insan. Yanlız ara sııra Serap Ezgü’ye bakıyor, o alışkanlıgınıda attık mı süper bişi olacak.

Rüya şöyleydi; Ben sürekli bu Meriç Erkan denen uyuzdan kaçıyorum. Yolda otobüs durdurup otobüs’e binmek istiyorum fakat bu goril hala arkamda! Ve iğrenç bi dans’la sürekli peşimden geliyor (evet bildiniz şu guragurahulapi yoresinden yaptığı dans). Derken program yapımcılarıyla karşılaşıyorum (hani onlar sürekli gündelik hayatını çekmek için orda burdalar ya?) “Beni alın burdan başka birini bulun ben istemiyorum böyle birşeyin içinde olmayı” diyorum. Program yapımcısı; “Üzgünüz ama Ahu Tuğba (!)’nın yerine birini bulmadan sizin bir süre idare etmeniz gerekecek” diyor. Allahım ölür müsün öldürür müsün! Yoldan geçen bir kadın’a rastlıyorum. “Kurtarın beni, benim yerime geçin birşeyler yapın kurtarın bu adam’dan” diyorum. Program yapımcıları “Bizim seçmemiz gerekiyor senin seçmenle olmaz bu iş” diyor! Diğer yandan erkek arkadaşım “Absinthe, n’oluyor böyle?” diyor. “Ya benim erkek arkadaşım var zaten sevmez böyle şeyleri görünce böyle çok kızar” diye yalan söylüyorum ama yok.

Neyse ki bu kabus sona erdi! Okula gitmem için saatim çaldı ve derin bir OH çektim. Böyle birşey olamaz! Inanın olamaz. Nasıl bir psikoloji içerisindeyim bu aralar? anlamadım gitti. Zaten nefret ederim bu tarz programlardan birde rüyama girer oldular. Birde bu eksikti. bu programlarla ilgili bir yazi yazacağım. Kaşındilar artık! (küçükken anneanemin onu kızdırınca yaptığı terliği kapıp bana fırlatma efekti!)

24 Kasım 2006 Cuma

Hayat garip...

Hayat garip. İlişkiler de yalan.Değer verdiğin şeyler elinden alınır da sesini çıkaramaz olursun. Gün gelir sığındığım liman dediğin güzellikler seni kabul etmez olur. Avazın geldiği kadar bağırmak istersin; "ben ne yaptım, nerede benim hatam?". Sesin çıkmaz, sadece teknenin burnunu çevirip geri dönersin. Özür bile dileyemezsin ne olduğunu bile bilmediğin 'hata' yüzünden. Susarsın. Bir iki damla dolar gözüne, etrafında seni güçlü bilenler görmesin diye düşüremez, kendi içine akıtırsın dolu olan ıslaklığı. Hayat garip. İlişkiler de yalan...

O kadar çok değer verirsin ki bazen hayata. Ona sarılıp uyumak, sararken bedenini kollarınla, kendi içine sokmak istersin O'nun ruhunu. Yapamazsın, yapmazsın.Üzer bazen varlık içindeki yokluk. Ya da kalabalık insanlar içindeki yalnızlık. Bir tek aksi olmayan kelime dışında birşeyler duysaydım bari dersin. Ama nafiledir. Geçmiştir üzerinden hayat, bir tekeri de üzerinde iz bırakarak. Bunca zaman sonrasında, bunca acı sonrasında gene de kazınamazsın o yapıştığın asfalttan. Perdedeki yansımalara bakarsın. İnsanların aynalardaki görüntülerine, havadaki gürültülerine takılırsın. Elden bir şey gelmez gene de. Herkes hayatını yaşamakta, herkes kaybetmek istemediği ilişkisinin peşinde koşmakta. Hepsinin sonu aynı oysa. Nasıldı? Hayat bir garipti. İlişkiler de zaten yalandı...
Yaşam yerine ölmeyi tercih etmenin zorluğunu ya da zorunluluğunu söylemezsin. İçine atıp, acını içinde beslersin. Acı içinde büyürsün. Acıyla beslenirsin. Konuşamazsın kimseyle. Kimseyi bulamazsın konuşmaya değecek. Kimdi sahi o? Hayattaki garipti, ilişkilerdeki de yalan...

Geldiğinde, beton diye bastığın yerleri çayır çimen yapar O, o şarkıdaki gibi. Mutluluktan uçarsın havalara ama bilirsin ki ne kadar yükseğe çıkarsan uçmayı bilmeyenlere o kadar küçük görünürsün Nietzsche' nin dediği gibi. Her erkek aşık olduğu kadının ilk aşkı olmak ister, her kadın da aşık olduğu erkeğin son aşkı, Oscar Wilde' ın dediği gibi. Hasretinden prangalar eskit istersen Ahmed Arif' in dillendirdiği gibi...

Ağlamak istersin doyasıya.o en son defa olduğu gibi, gözünün içi kan toplayıncaya, göz çeperin kızarıncaya kadar ağlamak istersin gene yalnız kaldığında. Yapamazsın oysa.Güçlü görünmeye devam etmek adına bir şeyler yapmaya çalışırsın. Kararını verirsin böyle anlarda. Gitmek buralardan, görülmemek bir daha. Nereye gidilecekti? Hayat garipliklere, ilişkiler yalanlara, sen de sonsuzluğa!


(alıntıdır!)

Afili Yalnizlik olduk...

Ben normalde piyasa şarkılara pek fazla takılmam. Daha çok dinlediğim Feridun duzağaç, Fatih erdemci, MVÖ, Duman, vs. (zaten bunlardan bazıları sonradan popüler olmaya başladı).
ölsem , ölsem , ölsem .... hemen şimdi” ama son dönemlerde öyle bir şarki var ki. Aklımda dolanıp duruyor. Oysa ilk dinlediğimde beğenmedim bile. “..aldatan bir kadın kadar düşman” hayret yalnızda değilim ustelik. Ama yinede bas’ı mıdır altyapısı mıdır nedir bilmiyorum, ilgimi çekiyor. Aaa ya da elektro gitar mı?! Uzun zamandır çalmayı çok istiyorum zaten. Ama bi türlü vakit olmuyor. “...ağlayan bir kadın kadar düşman” Çıkmıyor bi türlü aklımdan.
sövdüm , sövdüm , sövdüm ben dünyaya..” Ve inanılmaz bir şekilde sürekli loop’a alıp dinliyorum. Ama fazla dinlememeye çalışıyorum. Bilirsiniz sürekli el altında olan şeyler çabuk tüketilir. Ben sindire sindire dinlemek istiyordum “acılara , sokaklara , ait olmaya , insanlara..”
Okulda iken doğal olarak dinleyemiyorum. Fakat eve nasıl geldiğimi ne siz sorun ne de ben söyleyim. Yok birde üşeniyorum telefona aktarıp yolda o şekilde dinlemek için “..bu kez pek bir afili yalnızlık..”. Eve geldiğimde hemen bilgisayarım açılır. Daha MSN’nin otomatik olarak bağlanıp Firewall’ımın açılmasını beklemeden hemen C’ye girip Emre Aydın’ın bu parçası bulunup çalınır. Ve Media Player loop’a alınır. Sonra dışarda yağmur yağarken ‘amma bunalımız, bi Müslüm babamız eksikti’ denir. Sonra böyle yavaş yavaş bunalıma girilir.
Tevekkeli değil zaten son zamanlarda bunalımdayım. Bu şarkıdan olsa gerek. “...ağzı bozuk üstelik ... bırakmıyor acıtmadan..” Ya da Şebnem Dönmez yüzünden mi?
Sabah Şekerleri’nde tanımıştım ilk (herkes gibi). Pek ciddi takılmıyordu. Herkezle bırbır konuşuyordu :) Ben sevmiştim Şebnem abla’yı :p “...bu kez pek bir afili yalnızlık..” Hatta sonraları Ferda Anıl Yarkın ile birlikteydi bende: “Vah vah güzelim kız napsın o çocugu?” diyordum :) küçüklük işte. Ama sonraları büyüdüm ben. Tabi Şebnem abla’da büyüdü. Sonra gitti kel kafalı, bıyıklı biriyle evlendi. Bu kadar magazin haberi yeter :). “...değmezmiş hiç uğraşmaya...” Sevdim bu parçayı. O kadar aman aman bişi olmasada. En azından belirli bi süre gider benimle. “....bu kez mecalim yok hiç dayanmaya .... dayanmaya ...” Sonra bunalımdan ölüp gitmezsek yeni bir parçaya bakabiliriz. “...bitiyorum her nefeste..” Klibide beğendim aslında. Bilmiyorum aranızda izleyen var mı klibini? Yoksa Youtube’dan bakabilirsiniz. “..ne halim varsa gördüm..” Bayağı bunalım yapıyor bu parça, fazla dinlememem lazım. “..çok koştum , çok yoruldum” bu parça yazın çıkarılsaydı, belki daha az etki ederdi. Ama bu şekilde resmen intihar’a sürüklüyor. En iyisi biraz daha az dinlemek bu parçayı, hassas bünyeler pek kabul etmiyor “ve şimdi ben de düştüm ...”

(PS.Yazı içerisinde kullandığım bütün bilgisayar programlarından onlar adına reklam yaptığım için payıma düşeni istiyorum :p)

20 Kasım 2006 Pazartesi

Yoğunluk..

Ben birşeye üzüldügümde beynim çok iyi çalışıyormuş. Bugün bunu anladım. Peki ‘nerden çıktı bu?” diyeceksiniz. Bilmem. Aklıma geldi yazayım dedim. Yaklaşık 2 senedir seçmeli ders olarak Psikoloji okuyorum fakat henüz bu bölüme gelemedik; duyguların beyin’e yaptığı etki. Belkide araştırmaya değer bir konu, ya da araştırılmıştır fakat benim haberim yoktur. Kendi anadal’ımla ilgili zaten yeterince yoğun olduğum için, henüz boş bir vakit bulup sevdiğim konuların araştırmasını yapamadım. Aslında kendim istedim bu kadar yoğun olmayı, kendim kaşındım :). Zamanında çevremdeki insanlara özenirdim “ay çok yoğunum şu günlerde, nefes almaya vaktim dahi yok”, “Ya bilmiyorum, bakarım vaktim olursa gelirim” dediklerinde. “N’olurdu benimde bu kadar yoğun bir hayatım olsaydı, herşey o kadar planlı programlı ki” diyordum. Demez olaydım! Ağzıma zehir gibi kırmızı biberleri süreydim ki bu kadar yoğun olmayaydım. Ve zaman şimdiki zaman artık ben bu cümleleri kurar oldum çevremdeki insanlara.
Bazen kendimi soyutlamak istiyorum. Hatta evdekilere “Bu hafta sınavlarım var, tezlerim var, sakın bulaşmayın. Odamın kapısını dahi açmayın. Çalışacağım” diyorum. Sanırım yukardan birileri “Yoğun olmak mı istiyorsun kızım? Peki, sana yoğunlukların en ulu en yücesini veriyorum” dedi sanırım. Daha bu yaşta, bu dönemde böyleyse ilerde nasıl olur Allah bilir.

Ama tamam. Yeter artık. Istemiyorum, göreceğimi gördüm ben. Ben eski planlı programlı günlerime geri dönmek istiyorum.

Saat tam 23.00’de banyomu yapmış kitap okumak istiyorum. Akşam saat en geç 24.00’de yattığımda tüm ödev, rapor, tez, sunumların bitmiş olmasını istiyorum. Sabah kalktığımda akşamdan hazırladıgım ütülü, düzgün kiyafetlerimi giyebilmeyi istiyorum. Sınav dönemlerimde en az 1 ay önceden hazırlanmıs olup, hazırlıklı bi şekilde sınav’a girebilmek istiyorum. Sınav’dan 1 gün önce sadece başlıklara göz gezdirmek istiyorum.

Oysa şimdi öyle mi?

Saat 07.00’de telefonum çalsın. “Offf hayır yaa..” diyip saat 7.45’e kadar yatakta yatayım. Sonra kahvaltı, giyinip, kuşanmayı akııl’a getirdiğimde “Ciyaaaaaaaaak!!!” diyip hemen fırlayım yataktan. Daha kitaplar bile hazır değil kaldı ki kiyafetler hazır olsun. Hemen yüz yıkanır. Hemen mutfağa çıkılır (ev dubleks olduğu için sabah sporuda merdivenlerde yapılmış olur). Annemin ‘günaydın’ dan önceki söylediği “Kızım geç kalıyorsun ama” laf’ına “Ay anne tamam” denir. Hemen 1 dilim ekmek, 1 portakal suyu boca edilir. Annenin “Kızım sabah sabah soğuk şeyler içme, çay koysaydım” teklifi reddedilir. Tanrım saat 7.55?!?! Hemen asağı inilip dolaptan fiks giyilen kot kapılıp giyilir. Sonra üstüne ne giyersen giy yakışır zaten :) Allah razı olsun şu kot’u icat edenden! Saçın yapılması, ölü gibi bi suratla çıkılmaması için (biraz beyaz’çm da) hafif makyaj yapılır. Zaten makyajdan bişi anlaşılmaz çünkü uyuyorsunuzdur. Saate bakılır göz ucuyla; 8.15?!?!? “Aman be” diyip ayakkabıları giyip en azından önemli derslerin kitapları alınıp “Hadi anne çıktım” diyip can havliyle tramvay durağına yürünür. Kader sizi çok sevmesine rağmen tabelada yazar: “15 minutes” Süper! 15 dakika beklersiniz orda. Akşam eve geldiğinizde sefil bi şekilde uykunuz gelmiş olur. “Anne n’olur yemeğe kadar yatayım, kaldır beni sonra” denir. Yemek olunca kalkılır, ama yemekten bişi anlaşılmaz.. Uyku mahmurluğu vardır cünkü. Sonra biraz TV izledikten sonra derse oturulur. Saat 21.00 civarıdır. Eğer pek fazla bişi gerektirmiyorsa en geç 01.00 gibi dersiniz biter sizde huzur içinde yatağınıza kavuşursunuz. Yok eğer öğretmeniniz çok fazla fantezi yapmış ise saat 03.00’e kadar kalmanız mümkündür.

Böyle sürüp gider. Fakat en kısa zamanda buna bir değişiklik gelecek! Artık ‘Time management’ diye birşeyi tekrardan hayatımda devreye sokacağım. Gerçi pek öyle kurallara, maddelere bağlı bir insan değilim. Olamadımda bu zamana kadar, bu zamandan sonrada zor değişir herhalde. En son Robin Sharma’nın “Sen Ölünce Kim Ağlar?” adlı kitabı okudum (hala okuyorum, son bikaç bölüm kaldı) Orda kişinin bir alışkanlığının değiştirmesi için en az 30 gün gerektiğini söylüyor. Eh deneyelim bakalım.
Ama her zamanda olmuyor kardeşim!
Yani ögretmen bana şimdi eşşek kadar ödev verdiyse ben ne kadar ‘Time Management’ uygularsam uygulayım bi türlü bitmez ki. Sonuçta benimde gündelik hayatımda halletmem gereken işler var, özel hayatım var. Bak sinirlendim yine görüyor musun. Zaten arkadaşlarımla görüşemiyorum. “Ya Absinthe bir ara vaktini ayırda görüşelim” dedikleri var yahu. Ben bikaç arkadaş bilirim mesela 3 senedir görüşemediğim, görüşemediğim sırada evlenenler dahi var! Ne yoğunlukmuş bu. Ama söz veriyorum değiştireceğim, daha düzenli bir hayatım olacak ;) görürsünüz bak!

23 Şubat 2006 Perşembe

Feng var ama Shui kayıp!

Uzun süredir –ki bu süre senelere dayanıyor- uzakdoğu felsefesine ilgim vardı. Ne yazık ki yoğun okul ve iş temposundan bir türlü fırsat bulamadım. Ta ki bir arkadaşımın evine gidene kadar. O kadar huzur verici ve o kadar rahat bir ortamdı ki anlatamam. “Garip gelicek belki ama, evde tuhaf bir huzur var, cok rahat hissettim kendimi burda” diyince, “Feng Shui’yi uyguladim” demez mi. Az bi bilgi aldıktan sonra ‘Tamam! madem ki öğrenmem gereken birşeyler var dooğru kütüphaneye’ dedim içimden.
Geçenlerde kütüphaneye uğradim. Başladım aramaya.Biraz göz gezdirdikten sonra “heh anlıycağım dilden bişeyler yazıyor, kaptım bunu” diyip kitabı scan’den geçirip eve geldim.

Rahat bir kafayla okumaya başladım.

Işe ilk once kişinin ‘kua’ sayısını belirlemesiyle başlanılıyor. Nedir bu kua sayısı? Kua sayısı Feng Shui’ yi uygulamak icin kullanilan temel bir sayi. Dogum senemiz ile basliyoruz ise ve tek sayı olana kadar sayıları birbiriyle toplamaya devam ediyoruz. Mesela diyelim ki doğum senemiz 1985. 8+5= 13. 1+3= 4. Kua sayımız 4 olmuş oluyor. Peki napıcaz bu kua sayısını? kua sayısıyla kişinin uygun rengini, uygun ev dekorasyonunu, kişinin yönünü daha doğrusu yaşam enerjisinin daha iyi akmasini sağliyacak bilgileri bulucaz.

Her Kua sayısına göre birde yön var. Misal 1 sayısına güneydoğu, doğu, güney ve kuzey yönleri uygun diyelim. Bu demek oluyor ki kişi evin içerisindeki bu yönleri kendi enerjisinin daha iyi akmasi için dikkate almalı. Ayrıntıya girip başari yönü, sağlık yönü, romantik yönü,
gelişme yönü gibi olumlu yönler var. Bunların yanında birde olumsuz yönler; 5 ruh yönü (5 çeşitli kaza ya da başarıya giden engel yönü), 6 ölüm yönü (aşırı engeller, kaza ve hastalık).

Yönlerine göre kişi evini dekore etmesi gerekiyor. Mesela temel felsefe olarak şunu söyler “kapıdan eve girdiğinizde karşınızda duvar olmasın, eger var ise o zaman o duvarı ayna ile kaplayın” (tabi orda ayna olduğunu bilmeyen biri gece yarısı çarptığında toslamazsa oraya) “yatagınızın hemen önünde ayna bulunmasın” (Sabah kalktığınzda ‘Amanın öcü’ diye kalpten gitmemek içinmiş, valla kitap yazıyor) “lavaboya, süs olarak, çiçek vb. koymayın. Hatta fazla özen göstermeyin (karnaval havasına bürünmesin)” diyor.

Kitabı okudukça haliyle kendi evime göre dekorasyonu ve yönleri düşünmeye başladım.

“E ama… bizim eve uygulamaya başlarsam ben, evi yıkıp tekrardan inşa etmem gerekcek?!?”

Kıtabın sonlarına yaklaştıkca sayfalarda birbir arkasına daha hızlı çevirilmeye başladi…

“En iyisi mi Absinthe, sen odanı derli toplu tut, ortalıkta fazla ıvır zıvır şeyler olmasın ki ayağın takılıp bi yerini kırma (kaza yönünden bahsettik ya demin?!). Fazla eşya barındırma odanda ki ‘boğma’ (enerji akımından’da bahsedilmişti?!). Al sana uygulamalı Feng Shui!

Tamam her yeri pozitif enerjiyle dolduralım ama.. bi yere kadar canım!

Neyse absinthe.. kapatalım şimdi bu kitabı.. dur bakalım nerde kalmıştık?

“…..Mikroekonomik analiz üretici birimleri, firmaları ve tüketici birimleri, bireyleri tek tek inceler ve bu birimlerin veri şartlar altında karlarını/faydalarını nasıl maksimum…”

Kasiyer’in çıldırdığı an!

Özellikle bayanlara sesleniyorum! N’olursunuz alış- veriş yaparken kendinizi kaybetmeyin.

Yaklaşık 3 aydır uluslararası bir giyim mağazasında çalışıyorum. Hadi fazla merakta bırakmayıp mağazanın adı’nın “tropical bir meyve” nin olduğunuda ekleyim. Eger ki trend’i takip ediyorsaniz bilmemenize imkan yok.

Şimdi gelelim konumuza. Arkadaş arasında sürekli konusu açıldığında hiç anlam veremezdim. Sürekli, özellikle erkekler tarafından, bir bayan’ın alışveriş çılgınlığını anlayamadıkları konusu bahsedilirdi. “Yahu ne var, kadın bu. Sonuçta güzel giyinmesi gerekir, bakimlı olması gerekir elbet özen göstericek.” derdim.

Ama işe başladıktan sonra görüşlerim %80 değişti diyebilirim.
Inanın ben bile artık irite olur hale geldim. Bu yüzden aşağıda sıraladığım maddeler dikkat’e alınırsa, hem müşteri hemde karşısındaki kasiyer o kadar memnun olur ki bilemezsiniz. Eve mutlu mesut döner.

Şimdi gelelim maddelere. Bir kasiyeri çıldırtmamak ve hakkettiği hizmeti alabilmesi için siz sayın müsterimizin uyması gereken kurallar :

1- Eğer ki istediğiniz kıyafetleri alıp kasaya geldiyseniz, lütfen “pat” diye karman çorman bir şekilde kasiyerin suratına atmayın! Sonra kiyafetleri “ayıklamak” epey bir zaman alıyor (özellikle askılı birşey aldıysanız!) Bu işlem zaman aldığı için arkada kuyruk kilometrelerce uzuyor.
2- Kasa’nın arkasındaki stand’da gözlükler varsa sormadan kasa’nın arkasına geçmeyin. Bi kere sizin kasa arkasına gecmeniz yasak! Ayrıca self- service diye bir hizmet sunmuyoruz. Sorun kasiyer’e ve en kısa zamanda seçiminizi yapın ya alın ya da gidin. Bu kadar basit. “Ay şu mu güzel durdu bu mu güzel durdu” diyip kasiyer’in zamanını almayın. Alıcaksanız mağaza’da dolaşan birsüru satıcı eleman var, onlara sorun.
3- Banka kart’ıyla ödeme yapıcaksanız; kart’ı pos’dan geçirdikten sonra “aaa fiyatı girmeyi unuttunuz herhalde?!” demeyin! En kıl kapılan sorudur! Kasiyer’de olsa ınsandır. O kıyafetleri bi poşet’e koymasına izin verin. Sabırsızlanmayın!
4- Bu tür mağazalarda kasiyerler, özellikle haftasonları, tam gün çalışırlar. Düşünün; 20 yaşlarında bir kasiyer. P.tesi- Cuma okula gitmiş bi yığın ödev, rapor, tez, sunum hazırlaması için ajandası kabarmış. Buna ayrıca Cuma akşamı, Cumartesi ve Pazar günü bütün gün çalışması eklenmiş. Haliyle biraz yorgun düşmüş ve suratı azcık asık olabilir. Böyle bir kasiyer’e denk gelirseniz sakın “Biraz gülsen birşey kaybetmezsin” demeyin! Sakın! böyle diyince kasiyer üstünüze atlar alimallah uyarmadı demeyin. Siz zaten alışverişinizi en kısa sürede yaptığınız zaman kasiyer size kendiliğinden gülümseyecektir.
5- Eger kasa’da kimse yok ise ve kasiyer’in de harıl harıl başka bir iş ile uğrastıgını görmüyorsanız, korkmayın, gayet yanına yaklaşıp alış-verişinizi yapabilirsiniz. Ama kimse yokken gelmeyip, biri cesaret edip de kasa’ya geldiğinde sizin de hemen hucum etmeniz kasiyer’in çıldırmasına sebep olur!
6- Bir kasiyer sadece aldığınız ürünleri scan’den geçirip ödemenizi tamamlamak’la görevlendirilmez. Çünkü önünde durduğu şey sadece kasa değildir, aynı anda bilgisayardır. Gelen/ çıkan yeni/ eski koleksiyondaki kıyafetlerin giriş/ cıkış’ı, yeni kiyafetlerin fiyatlandırılması, muhasebe işlemleri vs. Evet bunların hepsini bir kasiyer yapıyor. Bu yüzden eğer ki bir kasiyer’i bir işle meşgul görürseniz üfleyip püflemenize gerek yok. Elbet size yardım edilecektir ama sabırlı olursanız tabi.
7- Özellikle “indirim günleri”nde sabah’ın köründe daha ‘bismillah’ diyip mağaza’yi açmadan evvel cam’a yapışmayın. Herkese yetecek kadar kıyafet var mağaza’da. Bu kadar gerginlik niye? Sakin olun!
8- Kasanın önünde kuyruk var ise üfleyip püflemeyin. O elinizdeki kıyafet’i almak mı istiyorsunuz? o zaman bekliyceksiniz. Beklemek istemiyorsanızda almazsınız.Ve yine özellikle “indirim günlerinde” sıra var diye mız mızlanmayın! Adı üstünde “indirim gün”ü yoğun olucak tabiki, bu kadar mantığa sığmaz birşey yok ortalıkta.
9- Fatura’nın arkasında yazan ya da kasiyer’in söyledikleri maddeleri yaban’a atmayın! Eğer ki 14 gün içinde değistirilir diyorsa 14 gün içinde değistirilir. 15. gün geldiğinizde reddedildiğinde “müdürünü çağır” demeyin! Elbet müdür’de aynı şeyi söyleyecektir o kasiyer ne diye duruyor orda?! Elbet prosedürü sizden iyi biliyordur. Rezil olursunuz sonra uyarmadı demeyin.

Işte böyle.. Eğer ki bu maddeler’e uyarsak, siz mutlu mesut bir şekilde cicilerinizi alıp, kasiyer ise yorgun bir günün sağ salim atlatmış üzere evinin yolunu tutmuş olucaktır.